Kırım tarihinde ipek yolunu dayanan miras

05.05.202122:07

Kırım, eski Sovyet ve bugünün Rus coğrafyasında pek çok bölgenin, eyaletin, kentin ve coğrafi yapının ismi gibi; büyük ünlü uyumundan da anlaşılabileceği üzere, Türkçe kökenli bir sözcük. Antik Helen Uygarlığı zamanında başta Milet olmak üzere büyük kolonici kent devletlerinin faaliyet alanı sadece Akdeniz veya Ege Denizi ile sınırlı değildi. Kırım dâhil Karadeniz’in pek çok noktasına ulaşmışlardı daha o devirlerde. Günümüzde Kırım Yarımadası’nın Feodosiya (Kefe), Eski Kırım (Solhat) gibi belli başlı büyük sahil şehirlerinin hemen hemen hepsinin geçmişi antik döneme dayanmaktadır. Sonradan türetilen isimlerinin de çoğu antik kökenlidir. Hatta bunların en ünlüsü, Kherson kentine de ismini veren Khersones Antik Kenti’dir. Balaklava, Kerç, Kefe, Sudak gibi kentlerde ise ayrıca Pontus, Bosfor ve Ceneviz uygarlıklarının ciddi izleri ve mirası mevcuttur.

Bu araştırmamızda iki Kırım şehirleri tarihini açıklıyoruz. Cenevizlerin, eski kolonin bulunduğu yeri Altınordu Hanlığından satın alarak burada Kafa (Kaffa), Eski Kırım (Solhat), Sudak kolonisi kurmalarıyla bölge tanınmaya başladı (1266’ya doğru). «Kaffa» yahut «Kefe», Solhat adı bu şekilde özellikle XII yy’dan itibaren yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Karadeniz’i Çin’ (İpek Yolu) ve Hindistan’a (Baharat Yolu) bağlayan büyük kervan yollarının batı oluşturan Kafa ve Solhat, zengin bir ticaret merkezi olarak gelişti. Çevresine kale yapılarak muhkem bir hale getirdi. Bu dönemde ticaretin de etkisiyle hızla gelişen şehir. Kırım yarımadasının büyük şehri haline geldi.

Eski Kırım, tarihte Solhat adıyla bilinmektedir. Kırım Hanlığı’nın kurulduğu ilk yıllarda, Bahçesaray’dan önceki başkent olan Solhat şehri Ortaçağ’da zengin bir ilim ve kültür merkezi konumundaydı. Kırım’daki en eski camilerden biridir. Altın Orda Hanı Tula Buğa Han döneminde aslen Kırım’lı bir Kıpçak olan Memlük Sultanı Baybars Han tarafından yaptırılmıştır. Sultan Baybars Han Camisi ve Özbek Han camisi yaptırılmıştır.

Anahtar kelimeler: Kırım, İpek Yolu, Solhat, Kefe, ticaret, mimar, miras.

Büyük İpek Yolu’nun yaklaşık 20.000 kilоmеtresi, Türklerin yaşadığı coğrafyada uzanmaktadır. Dünya ticaretinin şah damarı sayılan İpek Yolu’nun esasına hattı sayılan ve Çin ile Bizans’ı birleştiren büyük ticaret yolu, en aktif döneminde Türklerin elindeydi.

Tarihin en eski ve en uzun karayolu özelliğinde olan ve milattan önce 2. yüzyıldan 1800’lü yıllara kadar önemini koruyan İpek Yolu, doğu – batı, kuzey – güney etkileşiminin sağlanmasında en büyük rolü oynamıştır. İpek Yolu; farklı medeniyetlerin, farklı kültürlerin, farklı siyasi organizasyonların, farklı dil ve dinlere sahip milletlerin, aynı zamanda üç farklı ırktan insanların yaşadığı coğrafyaları birbirine bağlamıştır. Söz konusu farklılıkları buluşturup, bunların tanışmaları ve kaynaşmalarında köprü rolü oynarken, zaman zamanda devletlerarasındaki anlaşmazlıkların, mücadele ve savaşların en önemli sebebi olmuştur. Doğuda Çin’den, batıda Avrupa’ya, güneyde Afrika’nın kuzeyine kadar uzanan İpek Yolu başlangıçta iktisadi zorunluluktan yani insanların ihtiyaçlarını karşılama çabalarından ortaya çıkmış, iktisadi münasebet de beraberinde diğer sosyo-kültürel ilişkilerin kendiliğinden kurulmasına, gelişmesine yol açmıştır.

Asya’yı Avrupa ile birleştiren Büyük İpek Yolu farklı toplumların siyasi, diplomatik ve modern ilişkilerinin gelişmesinde ayrıcalıklı bir öneme sahip olmuş ve hem doğal kaynakların araştırılmasında hem de askerî amaçlı keşif yolu olarak da kullanılmıştır. Doğu-batı arasındaki bağlantıyı düz bir hat olarak değil, aynı zamanda kuzey-güney yönlerinde de uzantıları olan veyine tali bağlantılarla devam eden kısaca bir ağ özelliğinde olan Büyük İpek Yolu ifadesi ilk olarak milattan önce meşhur. Daha sonraları bu ifade iletişim sistemlerini, Asya, Akdeniz bölgesini ve Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri anlatmakla yeni bir anlam kazanmıştır. Bu yolun gidiş ve gelişinin çok canlılık kazandığı dönemler olmuştur. Оrta asırlarda ise Büyük İpek Yolu ülkeler arasındaki ticari ve medeni ilişkilerin gelişmesinde çok büyük roller üstlenmiştir. www.ilhamaliyev.org./s.18_world/silk_route_a.html (İlhamaliyev: 20.02.2016).

İpek Yolu sadece bir ana yol değil, çok farklı kervan yollarını birlerinden.

Türklerin yaşadığı coğrafyalarda, Türk tarihinde, Türk kültürünün temel unsurlarında, İpek Yolu’nun apayrı bir önemi olmuştur. Türklerin yaşadığı geniş coğrafi bölgeleri birbirine bağlayan tek ulaşım yolu olan İpek Yolu, Türk yurtlarını birbirine bağlarken, ticari ilişkilerini yoğunlaştırmış, zenginleşmelerine sebep olmuş, birlik ve beraberliklerini sağlamış, zamanına göre medeniyet seviyesi çok yüksek büyük yerleşim birimlerinin kurulmasında ana rol oynamıştır (Hansеn 2004: 19-21). Aynı şekilde Büyük İpek Yolu’nun meşhur hâle gelmesinde Türk devletlerinin de büyük rolü olmuştur. Bu devletler tarafından hazırlanan kervanlar, bu yolla doğudan batıya ve batıdan doğuya çeşitli ticaret mallarını taşıyorlardı. Türklerin bu yola ne kadar büyük önem verdikleri bir Özbek atasözünde şöyle ifade edilmiştir: “Kâinatta iki büyük yol vardır: Gökyüzünde Samanyolu, Yeryüzünde ve İpek Yolu.”

Böylece Büyük İpek Yolu, Türk halklarının Çin, Kafkasya, Rusya, Hindistan ülkelerinin halkları, aynı zamanda Arap ülkelerinin halkları ile iktisadi ilişkilerin meydana gelmesinde ve geliştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca bu yol Türk halklarının yeni arazilere yerleşmesine sebep olmuş, böylece onlar arasında ilim ve medeniyetin karşılıklı olarak geliştirilmesine büyük tesir göstermiştir  (Budaqоv 1998: 65).

Dünya ticaretinin şah damarı sayılan İpek Yolu’nun esas ana hattı sayılan ve Çin ile Bizans’ı birleştiren büyük ticaret yolu Türklerin elindeydi. Pekin’in kuzeyinden başlayan Türk sınırları, İran’a, Horasan’a, Ural Dağlarına, Hazar Denizi’ne kadar uzanıyor, Karadeniz sahillerine yakınlaşıyordu. Bu sınırlarla Türkler eski dünyanın büyük devletleri olan Çin, İran ve Bizans imparatorlukları ile komşuydular. Çin, İran ve Bizans imparatorlukları eski ve Orta Çağ dönemindeki büyük ticaretin esas yönlendirici güçleri olup dünyanın istenilen ülkesinde bütün istediklerini kolaylıkla hayata geçirebiliyorlardı  (Öztuna 1969: 331).

En eski ve uzun yıllar boyunca kullanılan ticaret yolu, hepimizin bildiği gibi İpek Yolu denen ve Çin’den başlayıp İzlanda’da biten  yoldur.  Bu yolun kontrolü için geçmişte pek çok mücadeleler olmuştur. Bu yolun bir bölümünü kontrol altına alabilen milletler çok hızlı bir şekilde büyüyüp güçlenerek İmparatorluklar düzeyinde devletler kurabilmiştir. Ticaret ile birlikte sadece ticari mallar bir bölgeden diğer bölgeye taşınmamış, bu mallarla birlikte kültürel unsurlar da bir milletten diğerine aktarılarak yayılmasını sürdürebilmiştir.

            İpek Yolu  ve bu yol üzerindeki ilişkileri, mücadeleleri iyi bilmeden, tarihi ve kültürel unsurların yayılışını doğru anlamak mümkün değildir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar bize, son derece önemli olan bu yolun Avrasya ve Kuzey Avrupa bölümünün, Hazar Denizi’nin kuzeyinden geçerek  Kırım’a gelen, buradan Karadeniz ve bu denize bağlı nehirler olan Volga, Don, Dinyeper, Dinyester ve Tuna nehirleri vasıtası ile tüm Orta ve Kuzey Avrupa’ya uzanan bölümünün yeterince incelenmediğini, hatta karanlıkta kaldığını göstermiştir.

İşte bu sebepledir ki; bu bölgelerin tarihi ve bu bölgelerdeki kültürel unsurların yayılışı da karanlıkta kalmıştır: ayrıca bizim araştırmamız Kırım ile bağlı. Çünkü Kırım’ın Osmanlılara katılmasının önemli noktalarını açıklamak, onların birisilerinden: 1. Karadeniz ticaret yolunun güvenliğini sağlamak, 2. Moskova Prensliği’nin güneye yayılmasını engellemek (bugüne kadar o çok tartışmalı mesele), 3. Ceneviz ticaretine son vermek için Kırım’ı Osmanlılara bağlaması.

Elçilik heyeti, yine İran içerisinden geçmemek için gemiyle Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım ve Kerç boğazı yoluyla Hazar Denizi kuzeyinden geçen güzergâhı kullanarak Türkistan’da Ektag’da bulunan Türk Kağanı İstemi’nin yanına geldi. Her iki taraf arasında sekiz yıl kadar devam edecek bir ticari anlaşma da bu şekilde gerçekleşmiş oldu (Sinor 1990: 406-407; Sinor 1996: 332-333; Rtveladze 1999: 138; Lieu 2000: 53; Haussig 2001: 187-188).

Bizim görüş sahası Kırımdaki dört şehir incelememektedir: Karasubazar (Belogorsk), Eski Kırım (Solhat), Sudak ve Feodosya (Kefe). Çünkü birçok tarihi kaynaklarda verilerine göre, Ortaçağ’da zamanında çeşitli malların tüccar karavanlar bilinen yoldan Karadeniz kıyısına yönelmişlerdi ve kervansaraylar Solhat (Eski Kırım), Kafa (Feodosia) ve Sugden (Sudak) durak olarak kullanıyorlardı göstermektedir. Burada canlı ticaret oluyordu.

Kırım’da Ticareti Yapılan Belli Başlı Mal ve Ürünlerden:

Kürk Ticareti Osmanlı toplum ve devlet geleneğinde kürk kullanımı ilk dönemlerde çok fazla yaygın değildi. Devletin gelişip büyümesine paralel olarak kürk kullanımı da artmıştır. Artan kürk ihtiyacı, Kırım’daki pazarlardan karşılanıyordu. XVI. yüzyılda Osmanlı şehirleri Rus samur ve tilki derileri için başlıca pazar durumundaydı. Bu dönemde Moskova’dan Osmanlı ülkesine ihraç edilen ürünlerin en önemlisini kürkler oluşturuyordu. Osmanlı ve Rus tacirlerin bu ticarette kullandıkları güzergâhlar arasında; Don Nehri yolu denilen İstanbul-Kefe-Azak-Don-Moskova hattını oluşturan deniz yolu, ikinci olarak Kırım topraklarından geçen, mesafesi kısa ancak Zaporoj kazaklarının saldırıları sebebiyle pek güvenli olmayan bir yol ile Osmanlı tüccarlarınca kullanılan Polonya-Litvanya hattı yer almaktaydı. Bu üçüncü yol Osmanlı kervanları ve hassa tüccarlarının tercih ettiği bir yol idi170. Osmanlı İmparatorluğu’nun köle ihtiyacının karşılanmasında olduğu gibi kürk ihtiyacı da Kırım’dan temin ediliyordu. Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki kürk ticareti için Kırım toprakları, ticari güzergâhlarından biriydi. Kürk kullanımı Kırım toplumunda da yaygın idi. Çalıştığımız döneme ait sicillerde yer alan çok sayıda muhallefat (tereke) kaydı incelendiğinde, miras olarak bırakılan eşyalar arasında kürkler değerleri itibariyle en ön sıralarda yazılmıştır. Aşağıda yaptığımız tabloda görüleceği üzere, kürklerin zamanın koşullarına göre kıymetleri bir hayli yüksektir. Aynı dönemde köle fiyatları ile karşılaştırdığımızda, bir kazak kölenin ortalama değeri 40 ile 50 kuruş arasında iken, Samur kürkün değeri 50 hatta cinslerine göre 600 kuruşa kadar çıkabiliyordu. Kırım’a ticaret amacıyla gelen kişilerin yaptıkları alışverişlerde, kürk ticaretinin önemli bir yeri vardı. Tüccarlar getirdikleri malları burada satıyor ve karşılığında değerli kürkleri alıyorlardı.

Köle Ticareti Kırım bölgesindeki köle ticareti çok eski tarihlere dayanır. Bu ticaret, XV. yüzyıl ortalarından XVIII. yüzyıl’a kadar Kırım ekonomisi için çok önemli bir kaynaktı. İstanbul’un fethi öncesi ve Tatar hanlığının kurulduğu dönemde, yabancı alıcılar için Karadeniz sahilleri, köle kaynağının merkezi durumundaydı.

Madenler Sicillerde maden satışları ile ilgili olarak, bakır, kömür, demir, kalay, kireç, tuz, gühercile, altın ve gümüş satışı yer almaktadır. Satışı yapılan bazı madenlere ilişkin bilgiler tablo 117’de sunulmaktadır.

Tütün (Duhan) Kırım’da tütün tüketimi oldukça fazlaydı. İncelediğimiz kayıtlarda tütün ticareti ile ilgili veriler aşağıdaki gibidir.

Tuz. Kırım’da tuzlalardan çıkarılan tuzun satışı ülke içinde yapıldığı gibi yarımadanın dışına da ihraç edilebiliyordu. Gözleve, Karasu, Ferahkirman (Or) bölgelerindeki tuzlalardan çıkarılan tuzlar, çeşitli şekillerde pazarlanıyordu (Bıyık 230).

Evliya Çelebi böyle açıklandırıyor Kırım tuzun özelliğini: ‘Bu Ur kalesinin iç yüzünde bir sahra başında bir göldür. Onda Kefe tuzu denilen tuz çıkarılır. Çıkarılan tuz Kefe’ye, Kırım vilayetine, İstanbul’a ve diğer vilayetlere gider. Kerpiç gibi parça parça, has, beyaz ve lezzetli bir tuzdur. Kırk yedi yük akçe iltizamlı emanettir. Ur halkının hepsi bu Ur tuzundan çıkarmaları için vergiden muaftılar. Suçluları ve ölüme mahkum olanları bu tuz gölünde çalıştırırlar. Temmuz ayında bu gölü, yüzü buz gibi tuz döküp, bir karış kalınlığında olunca kellem kadar parça parça kırıp, dağlar gibi yığıp, tüccarlara satılır.’ (Evliya Çelebi, 332)

Karasubazar’ın 13. yy’dan itibaren bir yerleşim yeri olduğu bilinmektedir. Daha eskilere dair elde sağlam bilgi bulunmamaktadır. Zeynep Özdem böyle Karasubazar hakkında açıklamanı yapıyor:‘…İpek Yolu bağlantılı yarım adanın önemli bir noktasında yer alması, buranın daha ilk çağlardan itibaren bu adı çağrıştıran bir ada sahip olduğunu düşündürmektedir.’ (Özden 3-4)

Karasubazar o yıllarda Akmescit’teki Kalgay Sultan ’ın idaresinde bir kaymakamlık merkezi idi. Karasu ırmağı kenarındaki bu tarihsel Kırım kenti 14. – 18. yy’lar arasında Kırım hanlarınca yönetilmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere Kırım yarımadasındaki ticaret yollarının üzerinde yer almaktaydı. Mehmet Giray I döneminde (1514 – 1523) Kırım hanlığının gelişmesi ve zenginleşmesine paralel olarak kasaba önem kazanmış, önemli ölçüde büyümüş, gelişmiş ve pek çok mimari eserle donatılmıştır. Evliya Çelebi ’ye göre mamur bir kasaba görünümündeki Karasubazar’da o dönemde çeşitli büyüklüklerde 28 adet cami bulunmaktaydı.

Şehrin içi çarşı, Pazar ve han ile doludur. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgiye göre 17 yüzyılın ikinci yarısında 8 adet han ve çarşı içinde toplam 1140 dükkân mevcuttur. Bu dükkânlardan 105 kadarı bozacı dükkânı, 10’u kahvehane ve 40’ı da meyhanedir. Yukarda söylediklerine dayanarak Karasubazar adın ile beraberlikte bir kavşak ve dâhili ticaret şehirdir. Bu uzun tarihi birikin şehrin yıllarcı belirlemiştir. Nüfusa renklilik katan önemli bir unsur akınlardan elde edilen esirlerdir. Diş ticarete konu olan en önemli ihraç da bu kölelerdir. Bunun haricinde bal, bal mumu, tuz, hayvan, hayvan ürünleri ve hububat. Yünlü, pamuklu kumaşlar. İplikler, kürkler, demir araç-gereçler, leğen, kazan, tencere gibi bazı mutfak eşyaları ile Anadolu balı, Trabzon fındığı, Laz rakısı, Kâbe hurması gibi ürünler ithal mallarındandır.  Bunlardan bazısı kendi yöresinin adını taşısa da, vaktiyle oralardan gelip yerleşenlerin burada ürettikleri de olabilmektedir.

Eski Kırım, tarihte Solhat adıyla bilinmektedir. Kırım Yarımadası’na yerleşen Tatar kabileleri, Yarımada’nın hayat tarzlarına elverişli bulunan bozkır kesiminde yerleşmişlerdi. Şirin mirzaları ve hanlığın ilk merkezi ise Eski Kırım (Solhat) idi.47 Burada XIII. yüzyıldan itibaren büyük bir koloni faaliyeti içinde olan Ceneviz ise sahil kesiminde faaliyet gösteriyordu. https://www.tarihtarih.com (Oztürk: 01.03.2016)

Kırım Hanlığı’nın kurulduğu ilk yıllarda, Bahçesaray’dan önceki başkent olan Solhat şehri Ortaçağ’da zengin bir ilim ve kültür merkezi konumundaydı. Ebü’l Fida 14. yy’da Solhat’ın önemini belirtmek için, eserinde ondan “Kırım’ın başşehri” diye söz etmekteydi. Ve böyle de açıklıyor: «O asırda Özbek padişahının büyük oğlu ticaret yapmak için çok miktarda mal ile bu eski Kırım yurdunda konaklar… Sonra bütün İran, Turan, Belh, Buhara, Horasan ve diğer ülkelerin zengin tüccarları Özbek padişahî oğlunun Kırım adasında bir şehir ve bir kale yaptırmağa başladığını işitince hepsi Kırım’a gelip, büyük yarımlarda bulunup bu eski Kırım’ı şenlendirip geliştirirler… İşte bu eski Kırım’ın kuruluşu böyle başlamış ve kırk yılda tamamlanmış bir diyardır». (Çelebi, 420)

Kırım-Solhat Doğu, Batı ve Rus arasındaki ticaret yollarının kesiştiği yerde bulunuyordu ve İpek Yolu’nun büyük kavşak merkezi olarak Çin tarafına kervan yolu biliniyordu. Yaklaşık XIV yüzyılın başında Solhat Avrupa’da bilinmektedir. Onun hakkında ilk Avrupalı Marko Polo «Büyük Han’ın Romanı» kitabında bahsediyor. Marko Polo Kırım’da hiç olmamış, bu toprakların hakkında babasının seyahat hatıralarından biliyordu.

Altın Ordu’nun Kırımda karargâhı hakkında ilk güvenilir bilgilerden birisi 1263 yılına aittir. Şu anda, Mısır Sultanı Zahır Rukn al-Din Baybars Tatar Han Berke onların elçilerini gönderdi. O vakitten itibaren Kırımın tarihi başlanıyor ve Yarımadada Sohat Altın Orda eyaletinin yönetim merkezi olarak tanılanıyor.  1266 yılında Solhat’nın yeni sahibi Tatar prensi Oran-Timur oluyor. Osmanlı kayıtlarında, Kırım hanları tarafından bastırılan gümüş paraya kefevi akçe ya da kısaca kefevi adı veriliyordu. Kırım hanları tarafından bastırılan ilk gümüş para 845/1441-1442 tarihlidir. Bu dönemde hanlığın darphane merkezi Eski Kırım’dı. (Solhat). Diğer önemli darphaneler Kırkyer ve Kefe’de bulunuyordu (İnalcık 185). Nümismatik verilerle göre Solhat başşehir olarak oluyor. Çünkü paralar genellikle, tek başşehirlerde basılan edimliktir. Bir süre sonra aynı zamanda Solhat hak ediş makam sınır başkent olarak ve darphane faaliyete başlamıştır.

Doğu, Batı ve Avrupa’nın kuzey bölgeleri uluslararası ticaret yolları bağlayan Solhat önemli bir merkez oluyor.

Ne büyük duvarların kalıntıları, oldukça geniş bir alanı kısıtlı. Hayal edebileceğiniz tabii boyutu. Değerler Antik çağda kervansaray durdurmak ve Kervansarayı, kentin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır kyrymsky tüccar ve hacıların dinlenmek için bir yer olarak, olduğu gerçeğine dayanarak. Kentin girişinde hemen yer alan bir çit beşgen bir oyma portal ile yaklaşık 2500 m2 idi. Duvar ağaç galeriler eklendi İçinde ziyaret tüccarlar için odalara bölünmüştür. Merkezde, avluda, akan su, bulunan arabaları ve arabası ve yük hayvanları ile donatılmıştır.

Evliya Çelebi Eski Kırım Kalesi diye Solhat’ı anlatır. Buna göre; Akmescit şehrinde ikamet eden Kalgay Sultan’ın yönetimindeki Solhat; «Alçak dağlar arasında düz bir yerdedir. İmaretleri beş mihraptır (camidir), ikisi cum’a (büyük), diğerleri mahalle mescitleridir. Şehir içinde iki tekke, iki medrese, bir sıbyan mektebi, bir han, yirmi adet kiremitçi ve testici dükkânı vardır. Ulu Cami kapısında (Bu mübarek mescit Ulu Han Mehmet Özbek Giray Han zamanında yapılmıştır) yazar. Minber üzerindeki kitabe Mengli Giray Han’ın olup 918 (1512) tarihlidir. Bu camiin mihrabı önünde yer alan İnci Bey Hatun Medresesi’nin kapısı üzerinde (Bu medrese Mehmed Giray Han zamanında, Kılburun Bey Kızı İnci Hatun tarafından yaptırılmıştır. 733 (1332)) yazılıdır. Tâhir Bey Tekkesi’nin kapı kitabesinde yaptıranın adı boş bırakılmıştır. Fakat bu tekke – mescit yapıldığı vakit şu tarih yazılmıştır : (Bu binayı 825 (1421) Cemâziyelâhir’de Şeyh Ali el-Bakri yaptırdı) Kefe kapısı yakınında Hacı Mehmed Camii’nin kapısı üzerinde, (Bu mübarek mescit, Sadi Giray Han zamanında 807 (1404) Receb’inde yapıldı) yazılıdır. Çarşıya yakın Hacı Ömer Camii’nin kapısında, (Bu mescit, 661 (1262) Zilkâdesi’nde Buharalı Hacı Ömer tarafından yaptırıldı.) yazılıdır. Çarşı içinde Paşa Hatun Mescidi vardır. Kemâl Ata Sultan Hazretleri’nin mezarı yanındaki çeşmenin tarihi 1057 (1647) ve (Kemâl Ata ruhu için Fatiha) olarak yazılıdır. Bu eski şehirde daha nice imaretler, binalar vardır ki halâ yeni gibi durur, ama yarasa ve kargaların, baykuşların yatağı olmuştur. İnşaallah yine mâmur olur.» (İnancık 185)

Martin Bronevskiy Eski Kırım’dan; “Eski zamanda yapılan yüksek ve kalın bir duvarla çevrilmiştir. Bir de kalesi vardır. Azametlidir… Şehrin içinde olduğu gibi civarında da İslam dinine ait mabet ve mukaddes yerlere rastlanmaktadır. Kırım Hanı kendi paralarını buradaki darphanede bastırır” şeklinde bahsetmekteydi.

Eski Kırım, çok önemli bir ticaret merkezi olmasının yanında, eski zenginliği ve ihtişamlı günlerinin özlemi içinde iken, son Altın Orda hanlarından Seyit Ahmet Han’ın 1476’da Kırım’ı istila etmesi ve Eski Kırım’ı da yağmalaması ile büyük bir darbe yemiş ve bu istilanın ardından başkentin Bahçesaray’a nakledilmesi üzerine şehir yavaş yavaş terk edilmiştir. Şu anki kasaba 1780 yılında Ruslar tarafından kurulmuştur.

Sultan Baybars Camii

Kırım’daki en eski camilerden biridir. Altın Orda Hanı Tula Buğa Han döneminde aslen Kırım’lı bir Kıpçak olan Memlük Sultanı Baybars Han tarafından yaptırılmıştır.

Makrizi’ye göre (1365 – 1442), “Mısır Memlük Sultanı Baybas, 1287 – 88’de Kırım’da Solhat’ta bir cami yapılması için 2.000 Dinar göndermiş ve caminin kitabesine de Sultan Baybars’ın adı ve ünvanı yazılmıştır. Baybars’ın bu camide çalışmaları için kendi taş ustalarını Kırım’a gönderdiği bilinmektedir.”

Evliya Çelebi Eski Kırım’ı anlatırken camiden muhtemelen o dönemde de yıkık olmasından dolayı bahsetmemektedir. Sultan Baybars Han Camii’nden günümüze sadece temel duvarları ulaşabilmiştir.

Özbek Han Camii ve Medresesi

Cami, üzerindeki kitabeye göre, Altın Orda Hanı Özbek Han zamanında Abdülaziz ibn İbrahim el Arbelitarafından Hicri 714 (1314)’te yaptırılmıştır. Kıble duvarına dikey olarak uzanan üç nefli sade bir plana sahiptir. Orta nefi daha yüksek olan cami, iki sıra halinde sade mukarnas başlıklı, sekizgen biçiminde üçer sütun üzerine sivri kemerlerle oturan hafif meyilli ahşap bir çatı ile örtülüdür. Giriş tarafında, kuzeydoğu köşesinde yükselen bodur silindirik minare, ahşap şerefeleri ile tamirden kalmadır. XVIII. y.y.’dan kalma bir gravürde kâlahı yıkılmış bir minare, daha belirli hatları ile devrine uygun bir durumda görülmektedir.

Uzunlama üç nefli plânı ile, Özbek Han Camii, Anadolu’da Selçuklu ve Beylikler Devri tiplerine uymakla beraber, sekizgen sütunları ve meyilli ahşap çatısı bakımından .onların tonoz ve kubbe örtüsü ile klâsik sütun ve başlık şekillerinden farklıdır. İleri doğru çıkıntı yapan tâk kapıda ve mihrap çevresinde göze çarpan zengin taş süslemeleri de yine Anadolu Mimarisindeki örneklere bağlanmaktadır. Birkaç sıra mukarnas kavsaralı tâk kapının iki yanında uzanan geniş bordürler lotus, palmet ve damarlı rûmîler, üç dilimli yapraklar ve örgü motifleri ile işlenmiş olup, bunlar sapları ile birbirine bağlanarak kompozisyonu meydana getirmektedirler. Bunun tam benzeri olan taş süslemeleri, Beylikler Devri’nde, Menteşeoğulları’ndan İlyas Bey’in Balat (Milet) da yaptırdığı 1404 tarihli camiin cephesinde yatay olarak uzanan şeritler halinde görmekteyiz. Arada doksan yıl kadar bir fark olmakla beraber, Anadolu ile Kırım arasındaki bağlantı devam ediyor. Mihrap süslemesinde kıvrık dallar ve rûmîlerle işlenmiş geniş bordur ve üstte ustalıkla istiflenmiş oyma bir mihrap kitabesi göze çarpmaktadır (Seydaliyev 2014).

Cami büyük bir medresenin kuzey duvarına bitişik olarak yapılmıştır. Bitişik olarak yapılan bu medresenin hemen hemen tamamı yıkılmış olup sadece cami duvarına dayalı tonoz kalıntıları ayaktadır.

18. yy sonunda burayı gezen M. İvanova medrese hakkında bilgi ile genel görünüşünün bir resmini vermektedir. Bu bilgiler ışığında ve 18. yy’a ait bir gravüre göre, bir tâk kapıdan ve eyvandan geçilerek, taş döşemeli, ortası şadırvanlı açık bir avluya giriliyordu. Avluya açılan beşik tonozlu dört eyvan revaklarla birbirine bağlanıyor, bunların arkasında medrese odaları sıralanıyordu. Medresede Kur’an, tefsir, hadis, fıkıh gibi dinî konuların yanı sıra belagat, mantık, felsefe, aritmetik ve astronomi öğretiliyordu. Medrese ayrıca muvakkıthane görevini de yerine getiriyordu. Medresenin kuzey doğusunda tonozlu mumyalık yeri (kripta) olan türbede, ahşap alt yapı üzerine, firuze sırlı çinilerle ince süslemeli ve yaldızlı mermer bir lahit vardı. Ne zaman yıkıldığı kesinlikle bilinmeyen bu Solhat Özbek Han Medresesi, dört eyvanlı plânı ve revaklı avlusuyla Anadolu’ya bağlanırsa da, eyvanlar, revaklar, medrese odaları ve dershanelerin yerine oturmamış, iyi yerleştirilmemiş, doğudaki giriş bölümü ile batı tarafı arasında adeta bağlantı sağlanmamış gibi bir durum görülmektedir. Kuzey ve güney evyanları avlunun giriş cephesine bitişiktir.

Cami minaresi ile birlikte ayakta olmasına rağmen, medrese için aynı şeyleri söyleyebilmek güç. Medreseden cami tarafındaki duvarlar dışında geriye pek bir şey kalmamıştır.

Bezbaylan suyu

Yol üstünde Akmescit – Sudak yolu üzeinde Karasubazar’ı geçtikten sonra ana yol üzerinde suyu ile meşhur Bezbaylan’da mola verilebilir (Zemlyaniçnoye). Vakti zamanında köyde kutsal sayılan bir su ve yanında da bir ağaç bulunmaktaydı. Karay ve Kırım Tatar Türkleri bu ağaca niyet tutar, bez bağlarlardı. Bez-çaput bağlama işlemine de “Bezbaylan” denirdi. Bu su ile el yüz yıkanır, şifa niyetine içilir, niyet tutulurdu.

Solhat (Eski Kırım) daki mimari eserlerin bitki motifli ve geometrik süslemeleri, yakında bulunan Kefe şehrinin islâmi ve kilise, havra gibi islâmi olmayan eserleri ile, Cenevizliler tarafından yaptırılan eserlere kadar etkisini göstermiştir. XIV. ve XV. y.y.’larda Türk Sanatı’nın kuvvetli etkisi, Türk eserlerinden başka Solhat (Eski Kırım) yakınında 1338 tarihli Surb-Haç Manastırı’nın tak kapısındaki kabartma süslemeler ile, Kefe’de XV. y.y.’dan bir sinagog (havra) nın tak kapısında ve Mangıp (Feodoro) da aynı yy’dan Teşkli-Bupine’deki şatonun kemerli pencere süslemesinde görülen zincir motifleri, geometrik rozet ve dolgularla bitki motiflerinde Sudak Cudiçe Kulesi’ndeki kitabede (1392) Ceneviz armaları arasındaki boşluklarda bulunan damarlı rûmîler ve geometrik geçmelerden kabartma süslemelerde kendisini belli etmektedir.

Kefe

Kırım yarımadasının güneydoğu kıyısında Akmescit’e 120 km mesafede 77.000 nüfuslu tarihi bir liman şehri, aynı zamanda kültür ve turizm merkezidir. Kırım’ın en büyük üçüncü kentidir. İlkçağlardan itibaren Kıpçak steplerini Karadeniz’e, Anadolu yarımadasına ve özellikle İstanbul’a bağlayan önemli bir liman ve yerleşim yeri olarak ön plana çıkmıştır. Kırım’ın önemli liman şehirlerinden biridir.

Kefe’nin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, MÖ 600’e doğru bir Miletos kolonisi olarak Miletliler tarafından kurulduğu sanılmaktadır. 1971 yılında kentin 2500. kuruluş yıldönümü kutlanmıştır. Avrupa’nın en eski yerleşimlerinden biridir. Kent Antikçağ’da Kepoi ve Theodosia adlarıyla anıldı. Daha sonra Kimmerios Bosporos krallığına bağlandı. Roma kolonisiyken Hunlar tarafından yıkıldı (İS 4. yy). Kefe’ye 13. yy’dan itibaren Anadolu Selçuklu devletinin Kırım ile ilgilenmesinin de etkisiyle Anadolu’dan gelen Türk tüccarlar büyük ilgi göstermekteydiler.

Cenevizliler’in, eski koloninin bulunduğu yeri Altın Orda hanlığından satın alarak burada Kafa (Kaffa) kolonisini kurmalarıyla bölge tanınmaya başladı (1266’ya doğru). Kaffa yahut Kefe adı bu şekilde özellikle 12. yy’dan itibaren yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Karadeniz’i Çin’e (İpek Yolu) ve Hindistan’a (Baharat Yolu) bağlayan büyük kervan yollarının batı ucunu oluşturan Kafa, zengin bir ticaret merkezi olarak gelişti. Çevresine kale yapılarak muhkem bir hale getirildi. Bu dönemde ticaretin de etkisiyle hızla gelişen şehir, Kırım yarımadasının en büyük şehri haline geldi. 1420’lerde Kefe’nin nüfusu 40.000 civarındaydı.

Kefe şehri, Altın Orda imparatorluğunun parçalanmasının ardından Kırım hanlığının kurulmasıyla birlikte Cenevizliler’le savaş başladı. 1434’te Hacı Giray Ceneviz ordusunu yendi. Hacı Giray han döneminde Cenevizliler tarafından yönetilse de hukuki bakımdan Kırım hanlığına tabi idi. Ancak ilerleyen dönemde Cenevizliler kendi ticari menfaatlerini korumak ve geliştirmek gayesiyle her fırsatta Kırım hanlığının iç işlerine karışmaya çalışmıştır.

Osmanlı döneminde Rusya ile süregelen mücadelede en önemli stratejik merkezlerden biri konumuna gelen şehir, Rus ve İran harplerinin en önemli askeri sevkiyat noktalarından biriydi. Evliya Çelebi’ye göre şehir; 120 mahalleden meydana geliyordu. Bu mahallelerin 80’inde Müslümanlar, 40’ında Ermeni, Rum, Yahudi vs.ler oturmaktaydı. Hane sayısının 9.060 olduğu Kefe’de 60 cami, 50 mescit, 10 hamam, 105 sebil ve 1.010 dükkân bulunmaktaydı. Martin Bronevskiy etrafı bağlık, bahçelik, elverişli bir liman şehri olan Kefe’ye, rüzgârlı havalarda, gemi ile İstanbul’dan iki üç günde ulaşılabildiğini belirtmektedir.

Kırım Hanlığı’nın ekonomisi deniz ticareti ve yapılan seferlerin başarısı ile doğrudan alâkalıydı. 1475’te Karadeniz’de Ceneviz’in en önemli ticaret limanı olan Kefe, Osmanlı hâkimiyeti altına geçer ve Kırım Hanlığı Osmanlıya bağımlı bir devlet olur.  (İnancık 1993:741)

Hanlık, Osmanlı Devleti‘nin Avrupa seferlerine çokça asker gönderiyordu, bir süre sonra Kırım süvarileri Osmanlılar için vazgeçilemez askerler olmuşlardı. Savaş kazançları ise hem Osmanlı ekonomisine hem de Kırım ekonomisine yarıyordu, bu yüzden Osmanlı orduları Avrupa’da geri çekilmeye başlayınca Kırım ekonomisi de bozulmaya başladı.

Kara ordusu esas olarak atlılardan oluşmaktaydı. Atlılar; hanın kapıkulları, merkez askerleri ve kabile-boy kuvvetleri orduyu oluşturuyordu.

Kapıkulları, maaşları Osmanlı sultanı tarafından verilen hanın hassa kuvvetleriydi; ilk defa 1532’de Sâhip Giray İstanbul‘dan gönderilirken, yanına padişah tarafından 60 topçu, 300 cebeci, 1.000 sekbandan mürekkep bir kuvvet ile 40 müteferrika, 30 çavuş ve 60 tımar ve zeamet sahibi verilmiş idi.[2]

Kırım kuvvetlerinin esas kısmını teşkil eden atlılar ise klâsik bozkır geleneklerini bozmayan, bu yüzden de ateşli silâhlara rağbet etmeyen askerlerdi. Hanlığın topçu ordusu ise yoktu, Osmanlılar da, Kefe üzerinde zaman zaman uyanan iddialar sebebi ile, hanlığın bir topçu kuvvetine sahip olmasını istememişlerdi.[2]

Kırım Orduları’nın aynı Osmanlılar gibi “sefer” dedikleri büyük askeri harekatlar han tarafından yönetiliyor ve bunlara fazlaca asker katılıyordu. “Çapul” denilen küçük saldırılar ise genelde bir asilzadenin askerleri tarafından hanın yabancı devletlerle yaptığı anlaşmalara uyarak dikkatle seçilen bölgelerde yapılıyordu. Çapullardan çokça köle ele geçiriliyordu.

Kırım için bir diğer önemli gelir kaynağı da kölelikti. Tatar askerlerinin “bozkır hasatı” adıyla Rusya bozkırlarından ve Kafkaslardan topladığı insanlar gerek köylerde çalıştırılmakta, gerekse satılmaktaydı. Bu kölelerin gelirinden han yüzde 10 ila 20 arasında değişsen “savğa” adlı bir miktar pay alıyordu. Bazı araştırmalara göre Kırım Hanlığı’nın yaşadığı süre içerisinde UkraynalıKafkasÇerkesRusLeh gibi birçok milletten toplam 3 milyon kişi köle pazarında kullanılmıştı. Bu kölelerden en ünlülerinden biri de Hürrem Sultan‘dı.

Özellikle Kefe en önemli köle pazarlarından biriydi.

Kefe, esasen Kırım hanlarına ait olup onlar burasını bir vergi mukabilinde Cenevizlilere bırakmışlardı; bu ticaret iskelesinden alınan gümrük resminin bir kısmı Kırım hanına ait olduğundan orada hanın bir memuru bulunuyordu. Mengli Giray zamanında burada

Kefe Ceneviz Kalesi

Kale bir ticaret imparatorluğu olan Cenevizliler tarafından Altın Orda Hanı Canıbek Han zamanında Karadeniz’deki müstemlekelerini Altın Orda devletine karşı savunabilmek ve ticari çıkarlarını koruyabilmek maksadıyla 1341-1348 yılları arasında yapılmıştır. Şehrin büyümesine paralel olarak, şehrin varoşlarını da içine alacak şekilde büyütülen kale (1383 – 1386) iç kale ve dış kale olmak üzere iki bölümdür. Günümüze ulaşabilen haliyle bile heybetli bir yapıdır.

Sudak

Deniz yolları geliştirilmesi yüzünden Sudak İpek Yolu üzerinde büyük ticaret merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Sugdeia / Soldaia / Sidagios çeşitli adları ile bir Yunan kolonisi olarak İÖ 3. yy’a kadar tarihlenen kent, daha sonra Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesi üzerine (İS 395) payına düştüğü Bizans (Doğu Roma) ve Komnenos’lar tarafından kurulan Trabzon Rum İmparatorluğu’nun (1205) yönetiminde kaldı. Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaettin Keykubat I ’in Sudak seferiyle (1224) görevlendirdiği Kastamonu emiri Hüsamettin Çoban tarafından ele geçirildi. Moğol işgaliden (1239) sonra kurulan Altınorda devletinin egemenliğindeyken, bir antlaşmayla Cenevizliler’e bırakılması (1281) üzerine Karadeniz’in önemli liman ve ticaret merkezlerinden biri oldu.

Sudak, Cenevizlilerin Kefe’yi mamur etmelerinden önce Kırım’ın en önemi liman şehirlerinden biriydi. Şehir, 13. yy’da Türkistan üzerinden Avrupa’ya giden ticaret yolları (İpek Yolu) üzerinde önemli bir merkez şehri konumundaydı. Bu öneminden dolayı Anadolu Selçuklu devletinin de ilgisini çeken Sudak, Moğol akınlarından ağır bir darbe almış, ilerleyen dönemde eski gücüne asla ulaşamamıştır. Papa elçisi 1253 yılda Sudağı ziyaret bulunmuştu ve kendi intiba ile Mongol kagan ticaret konusunda böyle ifadeli paylaşmış: ‘Orada Türkiye’den gelen tüm tüccarlar kuzey ülkeye gitmek istediğinler ve Rusya’dan ya da İskandinav ülkelerinden gelen geri seyahat yapanlar… Birileri kakım, sansar ve çeşitli değerli kürkleri getiriyorlar, başkaları ise pamuk ve ipek kumaşlar, ıtırlı baharatlar… Kuru balık, ayrıca mersin balığı toptan almak için tüccarılar Konstantınopol’dan gemileri gönderiyorlardı’.

Cenevizliler 1365 senesinde şehri aldıktan sonra tersaneyi de işler hale getirip 1388 – 1414 yılları arasında kale inşaatını da tamamlayarak şehirdeki hâkimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Bu dönemde Kefe şehrinin giderek büyümesi üzerine Sudak yavaş yavaş eski önemini kaybetmiş ve Kefe’den sonra anılan bir şehir konumuna gelmiştir.

Anadolu Selçuklu kuvvetlerince Kuzey Karadeniz kıyılarına düzenlenen deniz ve kara harekatıdır (1224). Moğollar’ın Kıpçak ülkesini istila etmeleri üzerine (1223) Karadeniz ticaret yolunun güvenliği sarsıldı. Öte yandan, Trabzon Rum İmparatorluğu egemenliğindeki Sudak’ın Rum yöneticileri de güneyden gelen tüccarların saldırıya uğamalarına göz yumduklarında, Anadolu ile Kırım arasında ticaret etkinlikleri büyük ölçüde kesintiye uğradı. Ticaret ilişkileri bakımından Karadeniz yolunun açık tutulmasına önem veren Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaettin Keykubat I, Sinop’ta kurdurduğu tersanede güçlü bir donanma hazırlattıktan sonra Kastamonu uç beyi emir Hüsamettin Çoban’ı Sudak seferiyle görevlendirdi (1224). 20 bin asker ve yeni oluşturulmuş ilk Selçuklu donanmasıyla Karadeniz’e açılan emir Çoban, Kırım kıyılarına çıkarak kuşattığı Sudak’ı Rumlar’dan teslim aldı.

Sudak Kalesi

Kale Cenevizliler tarafından geniş ve yalçın bir kayanın üzerine 1388 – 1414 yıları arasında yapılmıştır. Görünüş olarak oldukça heybetlidir. Bronevskiy Sudak’tan bahsederken; “Şehir, yüksek geniş bir kale ve şatonun üst, orta ve alt tarafları üç sıra duvar ve kulelerle çevrilmiştir” demekteydi. Evliya Çelebi Sudak Kalesi’nin iç kale, orta kale, aşağı kale, varoş ve limandan teşekkül ettiğini belirtmekteydi. 24 kulesi bulunan kalenin ancak 10 kulesi orjinal haliyle günümüze ulaşabilmiştir. Kule duvarlarında Cenevizliler’den kalma armalar günümüzde de rahatlıkla görülebilmektedir. Osmanlı döneminden kalan tek yapı kale içindeki mescittir. Şimdilerde mescidin içinde özellikle de Hristiyanlık ile ilgili çeşitli arkeolojik eserler sergilenmektedir. Kalenin bulunduğu epeden Sudak şehri ve Sudak sahillerinin manzarası insanı etkileyecek güzelliktedir.

7. yüzyılda Hazar Kağanlığı tarafından ele geçirilen şehre Suğdaq adı verildi. Hazarlar şehri, 800’lü yılların başından 1016’daki Doğu Roma İmparatorluğu ordularının Hazar hakanı Georgius Tzul‘u şehirden kovana kadar ellerinde tutmuşlardır. Sonraları Bizans’a bağlı özerk bir şehir olarak kalan Sudak, 9. yüzyıldan 12. yüzyıla akdar Kiev Knezliği ile yoğun ticaret ilişkileri geliştirmiştir. 12. ve 13. yüzyıllarda İpek Yolu üzerinde önemli bir konuma sahip olan şehir, Kıpçakların ve daha sonra da Tatarların saldırılarına maruz kaldı. Bir süre Venediklilerin de egemenliği altında kalan şehir, sahip olduğu Soldaia Kalesi’yle adlandırılmaya başlandı. 1475’te Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilen şehir, Osmanlı’da özerk bir yönetime sahip olan Kırım Hanlığı‘na bağlandı.

O devrin Bozkır Yolu boyunca Avrasya’nın muhtelif kısımlarındaki insanlar arasındaki doğrudan münasebetlerin daha ikna edici diğer bir delili, Kırım’da M.S.IIIII. yy.lara ait olup, üzerinde rölyef şeklinde atlı tasvirleri bulunan ve, bizim iŒin kiŒ de daha az ehemmiyetli olmayacak şekilde: tamğa’ların ve yine bu türden işaretlerin kazındığı taş bir mezar üstü malzemesidir. Tanınmış Peterburg‟lu sinolog L.N. Menşikov’un, ricam üzerine tespit ettiğine göre, bu işaretler arasında, “at üzerinde iki atlı” yazılı ince bir kitabe de bulunuyor ki bunu Han Sülalesi dönemine ait kabul etmek mümkündür. Bu kitabeyi, eski in dilini ve in hiyeroglif yazısını bilen ve, öyle anlaşılıyor ki MS. IIIII. yy.larda in sınırlarından Kuzey Karadeniz kıyılarına kadar Büyük İpek Yolu’nun kuzey (bozkır) güzeyˆhı boyunca uzun ve tehlikesiz de sayılmayacak bir seyahati gerŒekleştiren bir kişi, galip ihtimalle de bir tüccar bırakmıştı. (Stavisky 2000:406)

Sonuç olarak, Kırım Büyük İpek Yolunda siyasi ve ticari önemi, elbette kendi art alanıyla birlikte, bilinenin ve anlatının ötesine taştı. Genel bilgileri, tadil ve ikmal etmek gerektiği, tashih edilmesi icap eden, daha ayrıntılı incelemelerle zenginleştirilmeye muhtaç olan özellikleri gözlendi. Kırım tüm Büyük ticaret yolunda bir ayrıca yeri vardı: tüccarlar için kervansaraylarda yerleşimlerde konukevleri, deve, at, katırlar için ahırlar. Burada hemen toplu olarak mal satın almak mümkündü ve bu arada günlük aralıklarla kuyuların güvenilirliğini bilinmekteydi, iş haberleri ve malların fiyatlarını öğrenmek için bir ulaşım noktasıydı.

Solhat (Eski Kırım) Karasubazar (Belogors) Kırım’ın şehirleri büyük ticaret merkezi ve para ihraççısı oldu.  Sudak ve Kefe (Feodosya) ise kuzey Trans Karadeniz’inin esas ticaret yer halini almıştı. Kırım pazarlarında Batı ve Doğu’dan gelen çeşitli ekzotik malları rast getirmek mümkündü. Onun için Kırım büyük bir diş ticareti merkezi olarak açık bir şekilde göstertmektedir.

Kaynaklar

1. Bıyık, Ömer, Osmanlı Yönetiminde Kırım (1600-1774) İstanbul, 2014, s. 208 – 233

2. Budaqоv, B. Büyük İpek (Kervan) Yolu. Tarih ve Onun Prоblеmleri Dergisi, No: 3, 1998, s. 64-70.

3. Çelebi, Zıllioğlu Evliya, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 1985, Ankara, Üçdal,420 s.

4. Çelebi , Zıllıoğlu Evliya, Evliya Çelebi seyahatnamesi, Üçdal neşriyatı, 332 s.

5. Hansеn, D. R., Kariz., Turfan’ın Yеraltı Su Kaynakları. (Çеv: Dоğa Kоnukman). Bilim vе Utоpya Dеrgisi, 2004, s. 19-21.

6. İnalcık, Halil, The Customs Register of Caffa…, s. 185. http://www.inalcik.com/images/pdfs/75007455KEFEDEFTERi.pdf

7. İnalcık, Halil,    Osmanlı-Rus ilişkileri (1492 – 1700) , ‘Kırım’, Mad. İA, VI (İstanbul 1993), s. 741-746.

8. İsayev, Elbrus, Özdemir, Mustafa, Büyük İpek Yolu ve Türk Dünyası, Zeitschrift für die Welt der Türken ZfWT Vol. 3, No. 1 (2011), s.111-120.

9. Öztuna, Y. , Türk Tarihindеn Yapraklar. İstanbul: MEB Yayınları. 1969, s.330-335.

10. Özden, Zeynep, Kırım Karasubazar’da sosyo-ekonomik hayat, Ankara, TTK, 2009, 300s.

11. Oztürk, Yücel, Kırım Hanlığı https://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=380439

12. Rtveladze, E., Velikiy Şelkovıy Put’. Entsiklopediçeskiy Spravoçnik. Drevnost’ i rannee srednevekov’e. Gosudarstvennoe nauçnoe izdatel’stvo “Uzbekiston milliy éntsiklopediyasi”,  1999, Taşkent, s. 138 – 140.

13. Seydaliyev, Emil, Seldjukskye motıvı v ornamente bahçısarayskıh dürbe, Krımskoe ıstorıçeskoe nasledie, Vol.2, Kazan-Bahçesaray,2014, 231-243.

14. Sınor, D. ,[Kök] Türk İmparatorluğunun Kuruluş ve Yıkılışı (Çeviren: T. Tekin). Erken İç Asya Tarihi. Derleyen: D. Sinor, İletişim, , 1990, s. 406-407.

15. Sınor, D. (1996). The Türk Empire. Part One. The First Türk Empire (553-682). HCCA, III, 327-3351996: 332-333;

15. Stavitsky, B, İpek Yolu ve insanlık tarihindeki önemi, Türkler Ansiklopedisi, Çilt 3, Ankara, 2002, 406 -428 s.

16. Tezcan, Mehmet, Türkiye İpek Yolu’nun İran Güzergâhı ve İpek Yolu Ticaretine İran engellemesi, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı, 3/1, 2014, s. 96-123,

Doç. Dr. Ranetta GAFAROVA

Author: Редакция Avdet

Avdet gazetası